Alevilik ve 'Açılım' Üstüne
24-11-08 TARAFINDAN: FEHMI SALIK /ALEVIHABERAJANSI
(...) "Alevilerin Ankara Mitingi, beklenenin üstünde bir ses getirdi. Mitinge karşı çıkanlar da, mitinge katılanları karalayanlar da çıkan bu gür sesin sonunda daldıkları uykudan uyanmak zorunda kaldılar."..
Hep yazıyorum: İster atasözleri, ister özdeyişler olsun; bir denemenin, bir yaşanmışlığın sonucu ortaya atılan özlü görüşlerdir. Bunların yanlış olanları, çağa yakışmayanları yok mudur; çoktur.
Bana göre yanlış olanları da yine ileri sürdüğüm nedenlere bağlıdır. Diyelim ki Akarsu, pislik tutmaz sözünde bilimsel yönden doğruluk payı yoksa da susamışlığın giderilmesi yönünde çözüm sağlayan bir görüş olarak karşımıza çıkar.
Geçmişteki savaşları gözlerimizin önüne getirelim; okuduklarımızı, büyüklerimizden dinlediklerimizi anımsayalım: Çanakkale dönüşü, Yemen dönüşü, günlerce/aylarca yol tepip sılasına kavuşmaya çalışan asker, yorgun/bitik bir duruma düşmüştür; açlıktan karnı guruldamaktadır; susuzluktan ağzı kurumuş, dudakları çatlamıştır zavallının. Tam bu zaman işte gözüne bir çeper ilişir askerin. O da mal bulmuş Mağrıbi gibi saldırır bu yeşilliğe doğru. Bir deve sidiği kalınlığında akan bu suyun üstünü kurbağa pisliği kaplamıştır. Eliyle suyun gerçek rengini bulmaya çalışır zavallı; namaza durur gibi eğilir; Adam sen de, büyüklerimizden kalma darb-ı meseldir: Akarsu, pislik tutmaz der, bir hortum gibi çeker midesine doldurur suyu. Sonra bir kaşıntı duyar kulak memelerinin altında. Elini attığında bitler dolar avuçlarına. İçecek su bulamayan, yıkanmak için mi su bulacak? Aylardır, hatta yıllardır bedeni su görmemiştir zavallının; daha sağ iken yemeye başlamıştır bitler onu. Her koparıp attığında bu pislikleri, dili de yardımcı olur ona: Atalarımızdan kalmadır: Pire itte, bit yiğitte bulunur der; bu söz, onun yaşama direncini perçinler. Çünkü zavallı adam, kendini yiğitler sınıfına sokar
Alevilerin Ankara Mitingi, beklenenin üstünde bir ses getirdi. Mitinge karşı çıkanlar da, mitinge katılanları karalayanlar da çıkan bu gür sesin sonunda daldıkları uykudan uyanmak zorunda kaldılar.
O zaman anladılar işte Ağlamayan çocuğa meme verilmez.
Görünen köy, kılavuz istemez.
Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Ne ekersen, onu biçersin.
Ne attın kazana, o gelir kepçeye.
Halep ordaysa, arşın (Ankarada)dır.
Susup pusmakla hedefe varılamıyordu. Sınıfsal mücadelede de bu böyle değil miydi? Atılan sloganların doğruluğu, tartışma götürmez bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmıyor muydu:
Susma! Sustukça sıra sana gelecek.
Hak verilmez, alınır.
Daha da niceleri
Sanırım bu saymaya çalıştığım kavramların doğruluğu, geçerliliği, Ankara Mitinginden sonra çok daha iyi anlaşılmıştır.
Aleviler, postlarına oturmuşlardır artık; binlerce yıldır sırtlarında taşıdıkları o korku zırhını kırmışlardır.
Cem âyinlerinde 12 Hizmetliden biri olan gözcüye gerek duymayacaklardır bundan böyle; ritüellerini, yakarmalarını apaçık yapacaklar; semahlarını daha bir şevkle döneceklerdir.
İktidarlar ister açılım yapsın; ister kapanım; bu coşan insan selinin önünü kesmek kolay olmayacaktır artık. Anahtar kilitte dönmüştür bir kere; kapı, er geç açılacaktır. Kervan yola koyulmuştur; istenen mekâna kesinkes varacaktır. Ok, yaydan fırlamıştır; hedefi vurması, atıcıya bağlıdır.
Ama çok zor bir ortamın içine girdiğimiz de bir gerçekliktir.
Özellikle Aleviler, birbirlerine daha da acımasızca saldıracaklardır bundan böyle.
İktidarın, şu an önerdiği açılıma sıcak bakan Alevi örgütleri olduğu gibi, bu önerilerin yetmezliğini, kadüklüğünü, Aleviliğe yakışmadığını, Ankara Mitinginde istenenlere yanıt vermediğini dile getiren Aleviler, Alevi örgütleri de var.
Kuşku yok ki diyalog yararlıdır. Ancak diyalog, sadece iktidarın istemi doğrultusunda gerçekleştirilirse, o zaman bu uygulamanın adı, bir dayatma olur ve böyle bir dayatmayı da duyarlı hiçbir Alevi, kabul etmez.
Aleviler ne ottur, ne ağaçtır; bu yüzden işte, hiçbir partinin arka bahçesi olamaz. Arka bahçeliğe soyunanlar, günü geldiğinde kesilip biçilip yok olacaklardır.
Aleviler, neden birbirine saldıracak, ona bakalım bir:
Bir kere Aleviliği bir din olarak benimseyenler, kendi dinlerinin, ikinci sınıf bir inanış olarak lanse edilmesine ve bu tür bir işleme tabi tutularak, bir kültür, bir folklorik tanım olarak ortaya sürülmesine, tıpkı bir dernek gibi, ya da bir başka kurum gibi belli bir genel müdürlüğe bağlanmasına karşı çıkacaklardır. Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık nasıl ayrı ayrı özerk bir dinse, Alevilik de aynı düzeyde tanınmalıdır, diyeceklerdir. Günümüzde bu düşüncede olan, bu yönde köklü araştırmaları bulunan Alevi yazarlar/aydınlar vardır. Bu yazarların görüşünü paylaşan sayısız Alevi vardır. Bunlardan biri de bir Kürt Alevisi olan Mehmet Bayraktır. Bu değerli yazarı yakından tanıyorum ben. Köy Enstitülü Yazarlar ve Ozanlar adlı o kapsamlı yapıtına benim de portremi, sanat anlayışımı ve yaşam öykümü koymuştur. Mehmet Bayrak, gerçeğin altına imza koyanlardan biridir. Bu saygın yazarın, Oral Çalışlarla yaptığı söyleşiden şu kısa alıntıyı vermemin zamanı ve yeridir, diye düşünüyorum:
Alevilik, geçmişi binlerce yıla dayanan bir evrensel doğal dindir. Araştırmacılar, kısmen sol resmi ideolojinin, kısmen Kemalist resmi ideolojinin, kısmen de İslam dininden gördükleri zararın etkisiyle Aleviliğin bir din olduğunu söylemekten kaçınıyorlar
Yine bir değerli araştırmacı Erdoğan Çınar da Aleviliğin ayrı bir din olduğunu, dile getirip şöyle söylüyor:
Alevilik, silahlı bir din değildir. Bu yüzdendir Aleviler hep pusmuşlar, hep korkmuşlar, hep baskı görmüşler, hep horlanmışlar, hep dışlanmışlardır. Zaman zaman bazı başkaldırılar dışında Alevilerin silahlandığı pek görülmemiştir. Silahsız bir dinin, inancın, ya da mezhebin, başka bir dinin hakim olduğu topraklarda saklanmaktan başka da bir seçeneği yoktur
Aleviliği, Müslümanlığın içinde yorumlayan kesimler de, bu inanışın bir yaşam biçimi, bir öğreti, bir kültür olarak nitelenmesini, dinle ilgisi olmayan bir kuruma bağlanmasını içlerine sindiremeyecekler herhalde. Kuşku yok ki Biz üvey evlat olmayız diye haykıracaklardır. Böyle yapmazlarsa, yırtına yırtına En iyi Müslüman biziz demeleri havada kalır o zaman.
Bir diğer kesimse, bu iki görüşe de katılmayıp Aleviliğin, bir emek/üretim ekseninde ele alınıp irdelenmesini isteyecektir; Aleviliğin yaşamsal bir değer; kültürel bir zenginlik; sazı/sözü, şiiri/müziği binlerce yıl öncesinden gelen bir insanlık öğretisi olduğunu ileri sürüp bu yolda yürünmesinin gerekliliğini açıklayacaktır.
Bu tür düşünenlerle Alevilik, özerk bir dindir diyenler, birbirlerine olabildiğince yakındır. Bunlar da iktidarın Alevi açılımına pek sıcak bakmayacaktır.
Bu yüzdendir işte, Bu su, daha çok bulgur kaldırır diyorum
Aleviler önce Alevilik hakkında köklü bilgi sahibi olup kendi aralarında ortak bir paydada birleşmek zorundadırlar. Bunun yolu da örgütlülükten, tartışmadan, sorgulamadan, eleştiriden geçer. Ortaya konan düşünce, bizimkine uymuyorsa, sahibini karalamaya kalkıyoruz hemen; hakaretlere varan boş laflar ediyoruz kişiye karşı. Düşünceye düşünceyle karşılık veremiyoruz. Anamızdan/babamızdan edindiğimizin dışında dağarcıkta bir şey yok ki çünkü.
Alevilerin Kemalizmle İmtihanı adlı kitabın yazarı Cafer Solgunun, gerek Fadime Özkanla ve gerekse Oral Çalışlarla yaptığı söyleşiler, Aleviler için büyük anlam taşıyor bana göre. Bakın ne diyor Cafer Solgun:
Cumhuriyet, hiçbir zaman Alevilerin varlığını, istemlerini, ibadet etme hak ve özgürlüklerini gözeten, güvence altına alan bir cumhuriyet olmadı. O yüzden cumhuriyet ve laiklik, Aleviler açısından kocaman bir fiyasko, büyük bir hayal kırıklığıdır. Aradan geçen 85 yılda Alevilerin hiçbir kazanımı olmadı
Şimdi siz, eğer bu düşünceye katılmıyorsanız, bu düşünceyi gölgede bırakan bir düşünce üretmek zorundasınız. Siz de Cumhuriyet, Aleviler için şunu şunu sağladı diyebilmelisiniz. Yoksa Hadi canım sen de Kürt/Kızılbaş deyip işi geçiştiremezsiniz. O zaman sizi kimse dinlemez; söyledikleriniz, eleştiriyi yaptıklarınıza değil, dönüp dolaşıp sizin kapınıza dayanır.
Zorlamanın kıskacında bazı akademik kavramların içine gömülüp boğulmanın bir anlamı yok.
Aleviliğin İslami bir yorum olduğuna ben de katılmıyorum. Değerli araştırmacı Erdoğan Aydın gibi düşünüyorum ben de:
Aleviliğin İslamın bir yorumu olduğu şeklindeki açıklama, bilimsel çözümlemede geçersizdir. Aksine karşımızda duran gerçek, kendi içinde mükemmel bir tutarlılık sergileyen bir inanç bütünlüğünün, İslami kavramlarla, daha açığı İslami bir kılıf içinde ifade etmesidir. Bu da onu kuşatan İslami baskıdır
İşte bugün iktidarın ve onun Aleviler içindeki yandaşlarınca yapmak istedikleri, bu baskının, sözüm ona istemli bir resmiyete dönüştürülmesidir. Yani Aleviliğin, resmi olarak Sünnileşmesinin bir başlangıcıdır bu.
Alevilikte asıl kutsal olan, insandır; merkez, insandır; insanın Kâbesi, insandır.
Ne güzel demiş Âşık Devrani:
Sormaya ne hacet bizleri sofu/ Ta ezel künyede ismimiz vardır/Dünya kurulmadan yüz bin yıl evvel/ Ol yeşil kandilde cismimiz vardır
Ya şuna ne demeli:
Hatayim hal çağında/ Hakk gönül alçağında/ Bin Kâbeden evladır/ Bir gönül al çağında
Duyarlı hiçbir Alevi, salyangoz gibi o resmi kabuğun içinde yumulup kalmak istemez. Bu tür biçimsel görünümler, Alevileri kurtarmaz. Üç/beş dedenin maaş almasıyla bin yıllık bu yara deva bulmaz. Laik bir devletin dini/mezhebi olmaz. Laik bir devletin Dinayeti olmaz.
Emekten, üretimden, paylaşımdan, adaletten, demokrasiden, tüm insan haklarından yana olan bu inanç sisteminin, İslami bir şal altına gizlenmesine, apaçık söylüyorum, benim gönlüm razı olmaz. Bu tür Aleviliği içine sindirenlerden olamam ben.
Israr ediyorum:
* Diyanet, devlet kapısından kovulmalıdır.
* Zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır.
* Madımak Oteli, müze olmalıdır.
* Her inanç sahibi, kendine yakışan bir mekânda ibadetini adam gibi yerine getirebilmelidir.
* Bir inancın, bir başka inanç tarafından baskı altına alınmasına son verilmelidir.
İşte laik bir devletin giriş kapısı üstünde bunlar yazar,
Yoksa Kavalalı Mehmet Ali Paşanın sırmalı, apuletli, renk renk püskülü kaftanlar içindeki kulları olmaktansa,
Pir Sultan gibi darağacında sallanmayı canı yürekten isterim