YAZAR: NECATI ŞAHIN
Hacı Bektaş’ta olduğu gibi, ilerde Hubyar Müzesinde sönmüş bir ocağımızda çekim yapmak zorunda kalınırsa hiç şaşmayın... Ocağımızın, devletimize müze olması için, Aleviler birbirine girdi görüntüsü yaratılmalı ki, devletimizin işi kolaylaşsın... Ve biz Aleviler, ağıt yakarak Devletimizin müzesine dönüşen dergahımıza bilet alarak girelim...
“...
16. yüz yıl
Bıçak yine gelmiştir
Kemiğe dayanmıştır
Amasya İsyanı
Kanlı bastırılır yine
Ve bu Alevi isyanından
Bir bilge
Bir ulu Alevi Dervişi
Çıkar ortaya: Hubyar
Babailerin o soylu bayrağını alır..
Pir Sultanın
“Sancak kalksın kaz ovaya dikilsin” dediği
Varay bölgesine gelir
Kurar ocağını
Halen sönmeyen ocağını..
Hubyarlılar
16. yüzyıldan bu yana
Tekeli dağı ile Semahtalar
Turnalar gibi..
Ve
Tekeliden
Havlanan
O turnalar
Semah döne döne
Bugün Avrupa’da
Köln Arenada
Konakladılar...”
17 Haziran 2007, Köln/Arena, Kerbeladan Sivasa /Ağıttan Umuda
projesinde bu sözlerle anlatmıştım Hubyarı Köln Arena’da 20 bin insana ve iki televizyonumuzun canlı yayını ile milyonlara...
Ardından o muhteşem Hubyar semahını dönen canlar ile birlikte Köln Arena semaha durdu 20 bin can ile...
30 Temmuz 2006, Tekeli Dağı
2600 metrede 20 bin Hubyarlı. Alevi toplumunun aydınlık yüzleri... Sanatçıları... Yazarları... Yöneticileri...
Dağ taş ,insan dolu... Geceden gelip arabalarda kalanlar, römorklarda geceleyenler, mutfaklarda, avlularda yatan insanlar...
Ve içerde sönmeyen bir ocak...
Ocağın önünde kara kazanın başında saygıdeğer bir ana... Postnişini Mustafa Temel’in eşi, Hıdır Temelin Sevgili Anası. Benim yüreğimde çoktan Hubyar Ana olmuştu gayrı... O yaşı ile bir kez oturduğunu görmedim, bu kaçıncı gidişimdi oysa...
Aş kaynıyordu aşevinde, Alevilerin aşevinde, henüz sönmeyen son alevi ocağında... Aşlar dağıtılıyordu canlara... İnsanlar mutlu, insanlar umutlu... Manevi duygular dorukta... Şen, sevecenlik yeşermişti Tekeli dağında...
20 Ocak -31 Ocak 2007 Hacıbektaş Pir evi:
Muharrem ayında çekim yapıyoruz,
bizim Pir evimizde, Devletimizin müzesinde...
Pirin aşevinde, kara kazanımımızın dibinde...
Eksi 10 derece.
Üşüyoruz Hünkarımızın evinde, devletimizin müzesinde.
Zira bizim dergahımızda yüzyıllarca yanan ocağımız söndürülmüştü...
Dergahımız devletimizin müzesiydi.
Kara kazanımız devletimizin müzesinde eşyaydı gayrı.
Üzerine müze etiketi ile
“kara kazan” yazıyordu.
Bölüşümün sembolü kepçeye de bir etiket takılmıştı, Yol TV ekranlarında görmüşsünüzdür belki “ bakır kepçe” ...
Ve biz sık sık tekrarlıyoruz programlarımız boyunca :
“ Bu kara kazan kaynasın tekrar.
Dergahlarında üşümesin Aleviler...
Devletimizin müzesine değil, devletimizin sınırları içerisindeki dergâhımıza geliyoruz biz...
Bilet ile girmek incitici.
Türkiye bu ayıbı bir önce kaldırsın...
Dergaha müze memurları değil, yol hizmetkarları yakışır...
Bu ocak yansın tekrar...”
Neden mi yazıyorum bunları?
Alevilik, cemal cemala yaşanan bir öğretidir. “Internet-Aleviliğini” hiç sevmedim. Sanal mı Sanal, banal mı banal!
Oysa, Internet cağımız en ilerici buluşlarından biri. Bu muhteşem buluşun hazırladığı ortam, “edebiyat dilini” sözlü olarak en iyi kullanan Alevilerin de birbirine hakaret ettiği, etik ve estetiği alt üst edildiği bir arenaya dönüştü ne yazık ki.
Hele hele bunlar “Alevi Aydınları” olunca daha bir yazık..
Şükür ki, Alevilerin büyük bir bölümü henüz internete giremiyor...
Ben de yazmadım şimdiye kadar. Taa ki şu haberi okuyana kadar:
17 Şubat 2007, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği sitesinde bir yazı:
“... Yine manşet olduk, yine gündem belirledik...”
Meraklandım.
Zira Aleviler, büyük gazetelere ya yakıldığında manşet yapılırlar, ya horlandıklarında, ya da karşılıklı tokuşturulduklarında...
Okudum.
Sabah gazetesi aracılığı ile Hıdır Temele saldırılıyordu.
Gerçi alışkınız bu tür saldırılara... Ancak bir Alevi sitesi, hem de Hubyar adını taşıyan bir Alevi sitesi
kendi baba ocağına, dede ocağına, postnişinine saldırıyor
ve manşet olduk diye de övünüyordu...
Ardından diğerleri... Ve en acısı da en saygın örgütlerimizden Pir Sultan Abdal örgütümüzün Başkanı da katılıyor saldırı kervanına...
Peki, Kimdir Hıdır Temel?
Hubyar ocağı postnişini Mustafa Temel ile “Hubyar Ananın” büyük oğlu...
Eğitimci, Tarihçi, Araştırmacı...
Dil bilir, Din bilir, Bilim bilir...
Gelenek bilir. Görenek bilir, evrensellik bilir...
Köylüdür, kentlidir, çağdaştır...
Alevi öğretisini içimizden en iyi bilendir, çünkü hem ocaktan geliyordu hem de bu konuda iyi bir araştırmacı...
Zor adamdır, zorlu adamlar zor olurlar zira...
Dünyanın en büyük örgütü olan Almanya Alevi Birlikleri Federasyonun entelektüel beyinlerinden biri...
AABF’ nin şimdiki inançtan sorumlu ikinci Başkanı...
20 yıldır Alevi örgütlenmesinin her aşamasında hizmetkar...
AABF’in programında onun kalemi var...
Ülkemizin önemli bir aydını...
Hiçbir şekilde haksızlığa boyun eğmeyen bir deli fişek...
Kendinden bir gün dahi büyük olana “ağbi” diyen bir derviş...
Ve alevi dedesi
Babasından sonra istese de istemese de Hubyar Ocağının postnişini...
Hubyarlı yaşlı bir kadının Tekeli dağında:
“Mustafa Temel dedemizdir, Hıdır Temel ise beynimizdir” diyordu...
Tabii ki, bu beyine saldırılmalıdır...
Tabii ki, bu beyin Anadolu bozkırında tüten o Alevi ocağının başına getirtilmemelidir.
Tabii ki bu beyin yıpratılmalı, yıldırılmalıdır...
Tabii ki bu beyin alevi örgütlenmesinde de karalanmalı...
Tabii ki bu beyin taşlanmalı...
Bana mı ne oluyor peki?
O beyin arkadaşımdır, yoldaşımdır, dedemdir, başkanımdır benim... Aleviliği en çok Hıdır Temel arkadaşımdan öğrendim. Küçüğümdür ama hocamdır bu konuda...
Hubyarı ve hubyarlıları onunla tanıdım, onunla sevdim.
Hubyarlılar ile gönül musahipliğim var benim.
Yönetmenliğini yapma onurunu taşıdığım, Bin Yılın Türküsü Köln, Bin Yılın Türküsü İstanbul, Kadının Türküsü ve Ağıttan Umuda projelerinde Hubyar’ın hem önemli bir yeri vardı, hem de Hubyarlı canlardan ciddi destek görmüştüm. Adı geçen Dernek ve yöneticileri de bunun içindedirler...
Hubyar şenliklerine devamlı konuk oldum...
Hubyar üzerine çıkartılan bu suni tartışmanın baştan beri şahidiyim. Kendilerine şimdi sitem ettiğim yukarıda adı geçen Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği’nin kurluşunda Hıdır Temel’i ben ikna ettim. Bunu en iyi adı geçen derneğin başkanı Ali Kenanoğlu bilir...
Temel ailesinin “Dedelik” yapıyor diye yargılanmasına şahit oldum.
Dedelikten dolayı alevi dedesinin yargılanmasına Alevi örgütlerin seyirci kalmasına tanık oldum ne yazık ki...
Ve yine ne yazık ki, Cumhurbaşkanlığına, Genel Kurmay Başkanlığına, Tokat Valiliğine, Almus kaymakamlığına “Tekke ve Zaviyeler yasası Mustafa Temel dedeye uygulansın” diye başvuru dilekçeleri ve bu dilekçelere devlet dairelerince verilen cevapları, hem alevi örgütlerine hem de bizim gibi hubyar dostlarının bilgisine sunulmuş durumda...
Acı gerçekler canımı acıtıyor, beynim “dışardan gazel okuma!” diyor, vicdanım susmamı engelliyor gayrı, zira diğer gazelcilere göre en yakındaki benim en azından.
“Hubyar” isminin korunması için Postnişini olan Temel ailesinin yaptığı başvurunun ne ise yanlış Allah aşkına? İsim başka türlü nasıl korunur! Bu önlem alınmaz ise, isim “Mevlana” adı gibi kahvehanelere, sazlara, barlara, bayilere, bakkallara verilmesi nasıl önlenecek...? Bilindiği gibi “Mevlana” adının bu tür yerlerde kaldırılma çalışmaları başladı ve bir türlü de bitmiyor...
Belki de, birileri bu ismi kullanmak için başvuruda bulundu, karşılarına “hayır bu ismi kullanamazsınız çünkü korunması için başvuru var” denildi. Haydi, öyle ise terse çevrilmeli, kötü bir şeymiş gibi gösterilmeli...
Bu girişimi, olumsuzmuş gibi gösterip saldırma, bu saldırıyı da fırsat bilip
Hıdır Temel’in örgütü ile de dolaylı hesaplaşma asla hoş ve saygın değil...
Kime kimlere hizmet edeceğini kavramak da zor değil...
Ne yazık ki, Hubyara olan sempati bu tartışmalar sonucu kayboluyor
ve giderek alerjiye dönüşüyor...
Bir Hubyar gönül musahibi olarak bu durum yüreğimi acıtıyor...
Ve giderek söneceğinde korktuğum, devletin el koyup müzeye çevireceği Hubyar ocağına bilet alarak girmek zorunda kalacağız hissini taşıyorum.
Bu şikayetlere ön ayak olan arkadaşa da, bu kaygılarımı dostça defalarca söyledim...
Ne yazık ki, çoğu kimse Hubyar’ı artık o muhteşem semahı, o kendine has müziği, o Alevi misafirperverliği ile değil, bir “mezar” için internette birbirine düşen bir topluluk olarak görmeye başlıyor...
Bu durum Hubyarlıları üzdüğü kadar onun dostlarını da üzüyor...
Ve bu “feodal köylü kini” giderek Alevi toplumuna zarar veriyor...
Bu zarara ortak olmamak için internetteki bu polemiğe, Hıdır Temelin girmediğini biliyorum.
Pek çok arkadaşımızın “sen de yaz demesine” karşı o hep,
Kafkas Tebeşir Dairesini örnek verdiğine şahit oldum.
Berthol Brecht’ın ölümsüzleştirdiği Kafkas mitolojisi şöyle:
iki kadın, küçük bir çocuğun annesinin kendilerinin olduğunu söylerler.
Hakim huzuruna gelirler. Ne etsin hâkim o dönemde?
Tebeşir ile bir daire çizer. Küçücük çocuğu dairenin ortasına koyar.
Kadınlara döner:
“Biriniz bir yandan, diğeriniz öbür yandan çocuğun kollarından tutun. Kim çocuğu çekerek kendi tarafında dairenin dışına çıkarırsa çocuk onundur” der.
Kadınlar minnacık çocuğun kollarından tutar, çekmeye başlarlar.
Çocuk can havliyle inler. Kolları koptu kopacak. Kadının biri dayanamaz, hemen bırakır çocuğun kolunu. Öbür kadın sevinçle çocuğu kendi tarafına çeker.
Ancak Hâkim: “Gerçek ana, çocuğun kolunu bırakan kadındır. Çünkü onun yüreği evladının acı çekmesine dayanamadı ve bıraktı” der
ve çocuğu o kadına verir...
Kıssadan hisse....
Hacı Bektaş’ta olduğu gibi, ilerde Hubyar Müzesinde sönmüş bir ocağımızda çekim yapmak zorunda kalınırsa hiç şaşmayın...
Ocağımızın, devletimize müze olması için, Aleviler birbirine girdi görüntüsü yaratılmalı ki, devletimizin işi kolaylaşsın...
Ve biz Aleviler, ağıt yakarak Devletimizin müzesine dönüşen dergahımıza bilet alarak girelim...
Bilerek bu işi kışkırtanlar görevlerini yapıyorlar...
Bilmeden bu kışkırtmalara alet olanlar ise, bu kötü görüntünün hem acısını,
hem de vebalini taşıyacaklar...
Hani, Nemrut, İbrahim Peygamberi ateşe attırır.
İbrahim büyük alevlerin içindedir. Bir de ne görsün:
Bir serçe minik gagasından bir damla su damlatır dev gibi alevlere.
İbrahim: “Ya serçe, bu büyük alevlere senin bir damla suyun ne eder ki” der.
Serçe: “Ya İbrahim, biliyorum, benim bir damla suyum bu dev gibi alevleri söndüremez. Ama ben, bu bir damla su ile dostluğumu belirtiyorum...
Sevgili Hubyarlı Gönül Musahiplerim,
Ve Sevgili Arkadaşım, sevgili Dedem Hıdır Temel,
Ben de serçe misali,
bu, bir “damla” yazım ile dostluğum belli olsun istedim...
Başınız her zamanki gibi dik ola...
Tekeli Dağı her zaman ki gibi semaha dura...
Necati Şahin