KIBLESİ İNSAN OLANLARHasan Kılavuz
AABF Dedeler Kurulu Başkanı
Biz Anadolu Alevilerinin inancı binlerce düşünce ırmağının oluşturduğu bir ummandır.
Bu inanç Asya bozkırlarından gelip Mezapotamya ve Anadolu’ya yerleşen Türkmenler’in, yerleşik Kürtler’in, Balkanlar’daki yerleşik halkın ve oraya göçenlerin inancıdır. Bu inancı yaşayan halk katmanları, İslam dininde totaliter şeriat düzeninin muhaliflerini, Hallacı Mansur, Seyit Nesimi, Pir Sultan, Hz. Ali ve taraftarlarını Kerbela şehitlerini ve 12 İmamlar’ın yazgılarının (kaderlerinin) kendi yazgılarına benzediğini görerek onları sevdiler, ibadet ve inançlarının içine koydular ve onların yanında yer aldılar. Yoksa İslam’a öyle hidayet aşkı ile hiç bir zaman bağlanmadılar.
Zulüm katmerlendikçe, korku
insanda din değiştirir
İnancımızın Ulular’ı (Ser çeşme’nin başıdırlar) şeriat kurallarının katılığı karşısında kendi eski inançlarını, kültürlerini bırakmadılar, İslam kurallarının çoğunu kendi inançlarıyla bağdaştırmaya çalışarak, yeni yollar buldular.
Bu inancın taşıyıcıları, İslam’ı yorumlayıcılar, yorumlarından dolayı bu uğurda başını veren bugünkü Ocakzadelerin, Dedelerin, Seydilerin ecdatlarıdır.
Cümlesinin ruhu şad-ı revan olsun.
Onların neslinden gelen ve onlara ikrar verenler, bugün halen onların ismini zikr edip koydukları temel düsturlara sadık kalıyorlar.
Aleviliği Alevi Dedelerimiz’den öğrendik, gördük.
Öyleyse bugünde Alevi Dedeleri aklı başında ayakları yere basan, tutarlı yorumlar yapmalı, çünkü onlara ihtiyaç vardır.
Alevi Dedeleri korkusuz olmalı, ecdatlarının yaşadığı Aleviliği anlatmalı, Alevilerin Pirleri inançlarının haklılığına inandıkları için hep kırıldılar ama dönmediler.
Alevilik kendi başına bir inançtır
Alevi Tanrı’yı evrenin her yerinde gören bir inanca sahiptirler.
Mütevazi ve gayet sade bir şekilde ibadet ve inançlarını bin yıldır ifa eden Aleviler, bugün bir takım Dedeler tarafından bu inanç şeklini sahte incilerle süslemeye çalışıyorlar.
Kendilerinden emin olmayan, Sünni İslam inancı karşısında aşağılık kompleksine kapılan bu Dedeler, Aleviliğin özü gelenek ve göreneklerimizden uzaklaşıyorlar.
Alevilikte ahlaki kurallar dinsel nitelik-lidir. İçerikleri değişmeyen bu kurallar, kutsaldır, evrenseldir, birbirleriyle tutarlı ve süreklidirler.
Eline, Dilene, Beline, İşine, Aşına, Eşine bu ahlakı değerlerin özüne müdahale edilemez, içeriği bozmaya yeltenen Alevi değildir.
Hiç bir sebep ve bahane bu ahlaki değerleri göz ardı edemez, onlar yaşamın her saniyesinde göz önünde bulundurulmalı, çünkü Alevilerin yaşam biçimi budur.
Alevi takkiye yapmaz, yalan söylemez, hile-i şerriyeye sığmaz. Bu durum aynı zamanda Alevilik ile Sünnilik arasındaki en büyük farkı oluşturur. Anadolu Kızılbaş Alevileri’nin Allah’ın gazabından, cehennemin azabından korkusu yoktur. Mürşit ve Pir’inden öğrendiği her söz ve davranışı, hassas bir vicdanın, gelişmiş bir ahlakın ürünüdür.
Anadolu Kızılbaş Aleviliği’ne İslamlığı aşılama girişimleri 1230 yıllarında Selçuklu Sultanı Alaattin Keykubat’la başlar. Cennet ve cehenneme boş vererek, yaradılışı hayranlıkla seyreden, göklerde secde edilecek binlerce şeyin olduğunu bilen ve gören bu inanç sahiplerinin inancına, güçlü imparatorların baskısı, şeyhülislamların fetvası ile İslam hurafeleri doldurulmaya başladılar.
Alevi kültürüne 12 İmam ve Kerbela’nın girişi 1487 yılında şah İsmail Saffevi (Hatayi) iledir.
1826’da İkinci Mahmud’un Alevi Dergah ve Ocakları’nı kapatması, bu Dergahlara Nakşibendi fieyhleri’nin atanması ve son olarak da 12 Eylül 1980 darbesi ile Aleviliği İslam giyisisine sokma çabaları hızlandı.
Aleviler yalnız fiah Hatayi döneminde yaşayabildikleri İslam ögelerinin bir kısmını inançlarında saklı tuttu.
Çünkü fiah Hatayi’nin deyiş ve söylemleri İslam’a ters düşüyor;
“Bunda kibir ile kin olmaz,
Hem sen olup hem ben olmaz,
Adem öldürsen kan olmaz,
Nefes öldürsen kan olur”
Veya
“Küfür her mezhepte küfür,
Küfür bizde iman olur”
dizelerini İslam kesinlikle yasaklar.
Arapça bilmeden Kuran okuyan
Dedeler’in inandırıcılığı
İslam dininin geneldeki tüm anlatım ve ibadet dili Arapça’dır. Ülkemizde Diyanet kanalıyla kendisine bağlı kurumlarda Arapça okunuyor ve okutuluyor.
İslam dini yaşamın bütün inceliklerine sızmayı, ayrıntılarna girmeyi amaçlayan, yaşamın ve ölümün tek egemen gücü olmak isteyen bir inanç kurumudur.
Aleviler yaşadıkları her coğrafyada ibadet dili olarak asla Arapça’ya meyil etmemişler. Dua ve Gülbenkleri’ni, deyiş ve mersiyelerini en iyi konuştukları ana dilleriyle yapmışlardır.
Sahabelerden Selami Farisi ibadet dilinde Farsça’yı kullanmıştır.
Bir kısım Alevi Dedeleri’nin Arapça’yı bilmeleri ve Kuran’ı Arapça okumaları, bir takım ayetleri inancımızda varmış gibi yorum yapmaları inandırıcılıktan uzaktır.
Biz Anadolu Alevileri’nin inancı İslam dininin temel ilkeleriyle bağdaşmaz. İslam olmanın koşullar bellidir. Bu koşullar iki bölümde ele alınır; Birincisi biçimiyle iligili koşullardır ki; oruç, namaz, hac ve zekat, tanıklık sözcükleri (Kelime-i şahadet). İkinci koşullar ise imanla ilgili koşullardır ki; Allah’a, melek-lere, peygamberlere, Kuran’a, son güne (Kıyamet) ve kaza ile kadere inanmadır.
Aleviler ve Alevi Dedeleri kendi inanç ve ibadetlerini İslam’ın kantarına bir koysunlar bakalım! İslam şeriatının onlarla ilgili hükmü hep ölüm olmuştur.
İslam dininde 12 İmam diye bir imamet makamı yoktur ve 12 İmam’a selavat da yoktur. İnanç ve kültürümüzde “olmazsa olmaz” olan Semah, Cem, müzik, içki, saz, güzel sanatlar, resim, Pir, Rehber, Mürşit, insanı tanımlamak, kadın-erkek eşitliği İslam kaide ve kurallarını istediğin kadar taramadan geçir, bunların hiçbirisine rastlamak mümkün değildir.
‘Gayretkeş Dedeler!’
Hal böyle iken, bir kısım “gayretkeş” Dedeler daha da hakiki Müslümanlıktan bahsediyorlar. Kendi ecdadlarının ruhunu incitiyorlar. Anadolu’daki bütün Ocakzadelerin genç ve birikimli çocukları, genç Dedeler bu güzel inancın mirascılarıdır. Atalarından kalan bu öğretiyi korkusuzca ve daha da işleye-rek, çağa uyarlayarak yürüteceklerine yürekten inancım vardır.
* Bu genç Dedeler bağnazlığı ve tutuculuğu bir kenara itip, birikimli ve donanımlı ana-bacıları (kadınlarımızı) bu öğretinin içine aktif görevlere getirmelidirler. Kadın Post’a oturmalı, kadın Semah yürütmeli, kadın Gülbenk okumalı, kadın Kurban kesmeli, kadın nikah kıymalıdır.
* Alevilerdeki ibadet günün koşullarına uyarlanmalı, anlatım ve yorumlar günümüzün Alevi yerleşim birimlerindeki düşkünlük cezaları anlatılıp bu insanlar ürkütülmemeli. O günün koşulları ve toplum ilişkileri çok iyi bir dille anlatılıp, bu gen-çlerin Alevilikten uzaklaşmaları engellenmelidir.
Aleviler kırsal alanlardan metropollere gelip yerleştiler. Bu sayı milyonlarla ifade ediliyor. Küçük yerleşim birimlerindeki ibadet gelenek ve göreneklerini aynı şekilde büyük yerleşim birimlerinde yerine getirmek olanağı yoktur. Alevi Cemleri salonlarda sandalyede oturarak yapılmalı. 12 Hizmetler daha yumuşak bir dille anlatılmalı, şekle değil, bakılmalı. Bugünün koşullarında (şayet hizmet sahipleri tam değilse) bir kaç hizmeti bir kişide yapabilmeli. Cemler kısa tutulmalı ve insanlar usandırılmamalı. Arapça veya eski Arapça veya eski Osmanlıca kelimelerin çok olduğu dualar okunmamalı, ibadet dili gayet sade ve herkesin anlayabileceği şekilde olmalıdır. Lokmalar masalarda yenmelidir.
* Dede-Talip ilişkileri geç-mişteki gibi değildir. Dedeler taliplerin yerde sürünerek gelip el etek öpmelerini beklememeli, dedeler illa herkesin bir Müsahibi olmalı dayatmasında bulunmamalı. Modern ve çağdaş bir hukukun istediği ülkelerde yaşıyoruz. Alevi Dedeleri günümüzde her sorun ve problemin Cemlerde çözülemeyeceğinin bilincinde olmalı ve Cemler’i ona göre yürütüp kargaşalıkları önlemeli. Dedeler “domuz eti haramdır, yiyenler Cemler’e giremez” söyleminden uzak durmalıdır. Dedeler genç Taliplerin evliliklerinde yok “Kızını İtalyan’a verdin”, yok “Oğlun Alman kızla evlendi, onun için Cem’e giremezsin” yönünde fetvacı olunmamalı. Dede bu konuda uyarıcı, ailenin mutluluğu neyi gerektiriyorsa, bütün insanları ve inançları kucakladığımızı en iyi bir dil ile Cemler’de işlemeli.
* Alevilerden Hakk’a yürüyen canlara dini hizmeti Camilerin imamı veriyor. Toplumsal baskı öylesine insanları kuşatmış ki, ömrü boyunca Cami’ye gitmemiş, imamın telkinine kulak vermemiş Alevi, Hakk’a yürüyünce yakınları tarafından Camii’nin musalla taşına yatırılıyor. Bütün Alevilerin, özellikle örgütlü olanlarının bu tür durumlarda, duruşlarını değiştirmemeleri lazımdır. Alevi Dedelerini hizmete çağırmalıdırlar, veya bu hizmeti yapan bir Alevi’yi getirmelidirler. Dedelerin bu konuda kendilerini yetkinleştirmeleri lazımdır. Diriye hizmet vermek vermek zordur, ölüye ise kolaydır. Diriden korkulur, ölüden korkulmaz.
* Alevilerin kutsal mekanlardı ve Ocakzadelerin biyografileri anlatılmalı. Herkes Pir’ini, ve bağlı olduğu Ocak’ı bilmeli. Ülkemizin dışında, diğer ülkelerdeki Alevilerin kutsal mekanlar tespit edilip, Dedeler tarafından Talipler’e anlatılmalı. Dedeler dahil bütün Aleviler mevcut Alevi dernek ve kurumlarına üye olmalıdırlar, bir müşkülün olduğu anda da diyaloğun başlatılmasında öncülük etmelidirler.
Anadolu Kızılbaş Alevi Dedeleri ve Bektaşi Dede Babaları bu görkemli inancı oluşturan öğelerin İslam inanışında olmadığını, insanlığı bir arada tutan dinlerin değil, uygarlıkların ve insan saygısına dayanan kültürün olduğunu taliplerine her demde ve her Cem’de anlatırlarsa bu ibadet olur.
Cümlenize aşk-ı niyaz eylerim
Hasan Kılavuz
AABF Dedeler Kurulu Başkanı
( Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu olarak; AABF Dedeler Kurulu Başkanı, Hasan Kılavuz'un aşağıdaki açıklamalarını sonuna kadar destekliyor. Alevi toplumunun ve özelliklede, Alevi dedeleri, araştırmacı, yazar, sanatçı, kurum ve dernek yöneticilerimizin bu konuları düzeyli bir şekilde tartışıp, ortak bir Alevilik anlayışı ve uygulamasında birleşmelerini umut ediyoruz.
Anadolu Kızılbaş Alevi Dedeleri, ateşten ata binenlerin çocuklarıdır. Alevi öğretisi ve felsefesinin yaratıcısı olan bu ulu zatlara bizi bent eden sebepler, onların en amansız baskı ve zulüm karşısında duruşlarını asla değiştirmemelerindedir. Can ile başı, hak ve haklıdan yana koydukları içindir ki bu güne kadar Alevi toplumu, onların soy ve ocaklarına sadakatle bağlı kalmışlardır. Bütün Alevi ocaklarının yüce pirlerinden himmet isterken, onları dua ve gülbanklarına koyarlarken ve nerede olursa olsun isimleri zikir edilirken Aleviler derhal niyaz olurlar. İşte tüm bunlara sebep, yaşadıkları çağda gösterdikleri soylu davranışlarıdır. Kim bilir kaç yıldan beri, Dicle ile Fırat gibi ,çevresine hayat ve umut vererek günümüze kadar akıp gelen Anadolu’nun bu kutsal Ocakzadeleri’nin genç Dedeleri, Alevi toplumuna umut ve cesaret veriyor. Çağın verdiği olanakları iyi kullanan, eğitim ve bilgi birikimleri ile ön sezileri kuvvetli, her türlü hileyi ve tuzağı daha önceden fark eden bu Dedeler, taliplerine umut veriyor ve yol gösterici oluyor. Kendi ecdatlarının koydukları yol ve erkan düsturlarını daha bir yüreklice ve korkusuzca savunuyorlar. Gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da olsun şeriatçı ve yobaz çevrelerce Alevilere karşı yapılan haksız isnat ve iftiralara en hızlı bir şekilde gereken cevabı, bu genç Alevi Dedelerinin üyesi olduğu örgütlü güç veriyor. Örgütlü olunca güçlü olunur. Alevilerin örgütlenmesinin gerekliliğini bundan beş yüz yıl önce “Gelin canlar bir olalım” sözleriyle ifade eden Pir Sultan Abdal’ın o yüce mesajını doğru algılayanlar, bulundukları bölgelerdeki Alevi derneklerine üye olmaktan manevi bir haz duyuyorlar. Eğer bundan on yıl önce Alevi örgütlülüğü, yurtiçi ve yurtdışı konumu itibarı ile , başındaki genç ve dinamik kadroları ile bugünkü konumda olsaydı, 2 Temmuz 1993 Sivas’ta o yüce Pir’in heykeli yıkılmaz ve acılı olaylar yaşanmazdı. Sivas olayları unutulmamalı ve bütün Alevilerin örgütlü bulundukları her alanda her cem evinde, yıldönümlerinde bir ibadet gibi anılarak anlatılmalıdır. Takvimlere, kitaplara, yazılara; Alevilerin inanç, ibadet ve anma günlerinin listesine kesinlikle yazılmalıdır. Hz. Ali’nin doğumu ve Nevruz ayı, Muharrem ayı, Hızır orucu nasıl ki Alevilerce unutulmuyorsa, 2 Temmuz da o düzeyde kalıcılığa kavuşturulmalıdır. Aleviler Muharrem ayında Hz. Hüseyin’i anarlarken, Kerbela’da önce ona karşı olup sonra da Hz.Hüseyin’in saflarında çarpışarak şehit olan Hür bin Riyah’ı da unutmamakta, dua ve gülbanklarında ismini anmaktadır.
2 temmuz 1993 yılında Pir Sultan’ın Banaz köyüne gidip etkinliklere katılan ve orada yobazlar tarafından saldırıya uğrayıp şehit olan canlarımızın anısına da her yıl dönümlerinde bir mum yakmalı ve dualarla onları anmalıyız.
Her yıl giderek daha da güçlü bir katılımla bu anma toplantılarını, şehit olanlara yakışır bir şekilde düzenleyen AABF ve kendisine üye bütün derneklere teşekkür ederim. Alevilerin bu örgütlü hareketi ve başındaki genç yöneticiler bütün bu çalışmalarını yaparken, Alevi olduklarını söyleyen bir gurup(!), Köln şehrinde “Alevilere mezarlık yeri istiyor” diye AABF’yi ayrımcılıkla suçluyor. Sen hem derginin adını Hacı Bektaş koyacaksın, salonlara topladığın kitleye Sivas’ta şehit olanların türkülerini dinleteceksin, en ön sıralara Alevilerin Dedelerini oturtacaksın, hem de mezarlık yeri istiyorlar diye AABF’yi “bölücülük ve ayrımcılık yapıyorlar” diye suçlayıp, “Biz buna karşıyız, değil mi?” deyince gelen bilgisiz ve bilinçsiz alkışlarla kendini tatmin edeceksin! Bu sözlerin sahiplerine Pir Hünkar Hacı Bektaş’ın tokadı çok ağır gelecektir.
Almanya’da 2010 adet cami ve mescit (İslam Şurası’nın beyanı), yüzlerce Kuran kursları, bütün konsolosluklarda din ataşelikleri (ücretlerini bizim verdiğimiz vergilerden alıp ama bize hizmet vermeyen) var. Anadolu’daki Alevilerin varlığını, ibadetini, gelenek ve göreneklerini asla kabul etmeyen ve onları büyük günahkar olarak görüp anlatan anlayış, yüzlerce kitap, dergi ve gazete çıkartıyor.
Şu sözleri ve söyleyenleri hatırlatmakta fayda var:
Diyanetten birinci derecede sorumlu başkan (eski başkan M.N. Yılmaz): “Cem evi diye bir ibadet yeri yoktur.” (2001)
İstanbul eski müftüsü: “Alevilik sapıklıktır.” (1999)
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı: “Cem evleri cümbüş yeridir...”
Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı: “Alevilerin bilimsel bir kitabı yoktur, Müslümansız camiler vardır, camiye gidiniz...”
Daha bunlar gibi yüzlerce örnek verilebilir. Bunlar ayrımcılık değimlidir ki siz çıkıp mezarlık yeri istedi diye AABF’yi ayrımcılıkla suçluyorsunuz. Niçin bizim Ali dediklerimiz Osman çıkıyorlar!..
Evet doğrudur: Türkiye’de aynı mezarlığa ölülerimizi defin ettiğimiz oluyor. Nasıl ki daha sağ iken Türkiye’nin yüzde doksan yerleşim alanında, açık inanç kimliğinle Aleviyim diyemiyorsan (toplumsal baskıdan), kendini ifade edemiyor gizliyorsan, cenazen olduğunda mezarlığa gittiğinde oradaki imama bu “Bu bir Alevi cenazesidir. Hiçbir cuma namazına gelmemiş, hiçbir gün Ramazan orucu tutmamış, tek bir sefer olsun camide namaz kılmamıştır.” diyebiliyor musun? Hayır orada da gizliyorsun! Çünkü dediğin an cenazeni orta yerde bırakırlar, asla el sürmez ve o mezarlığa defin etmezler. Tıpkı 2001 yılında Antalya’da ölen Alman turistin cenazesi gibi, ancak özel bir kararla ve belli kişilerin baskısıyla defin ederler.
Mezarlıklarda, Kızılbaş Alevi olduğun bilinse, kimse senin mezarının başında durup dua okumaz. Bütün bunları inanıyorum ki Köln’deki Hacı Bektaş dernek ve yöneticileri de biliyorlar. Fakat söylemeye cesaretleri yoktur. Çünkü alkış alamazlar. Bu arkadaşlar istisnalara değil, Türkiye’nin geneline baksınlar. Aleviler Osmanlı Hükümdarı 2.Mahmut dönemindeki dergahların yıkımından sonra, tarihlerinde ilk defa her gün serpilip büyüyen genç bir Alevi örgütlenmesini yaşıyorlar. Alevi Dede ve Ocakzadeleri, bu örgütlenmeyi her türlü saldırıya karşı, ecdatlarının yaptığı gibi kollarını bir kutsal aba gibi açarak korumalıdır. Örgüt olarak kendi aramızda bir müşkülümüz varsa hallederiz. Fakat örgütlülüğümüze gelen her saldırı ve hakareti ibadetimize yapılmış gibi algılarız. Gelecek kuşaklara örgütlü bilinci, saygı ve sevgiyi ancak bu tür bir anlatım ve bağlılıkla sağlam bırakabiliriz.
Boz atlı Hızır yardımcınız olsun!
Hasan Kılavuz
AABF Dedeler Kurulu Başkanı